Kirli Savaş Dönemi ve Arjantin’de İnsan Hakları

Alevler içinde kalmış tarihi bir şehir manzarası

Hiç bir annenin, çocuğunu kaybettiği yerde yıllarca sessizce yürüdüğünü gördünüz mü? Buenos Aires’teki Plaza de Mayo’da her perşembe beyaz başörtülü kadınlar, kaybolan çocukları için hâlâ tur atıyor. Bu sessiz yürüyüş, Arjantin’in en karanlık dönemlerinden biri olan Kirli Savaş’ın (Guerra Sucia) unutulmaz bir simgesi. 1976 ile 1983 yılları arasında ülkeyi yöneten askeri cunta, binlerce insanı kaçırdı, işkence etti ve öldürdü. Bu dönemde yaşanan insan hakları ihlalleri, Arjantin toplumunda derin yaralar açtı. İşte bu yazıda, o karanlık yılları, insan hakları mücadelesini ve bugün gelinen noktayı birlikte inceleyeceğiz.

DİKTATÖRLÜĞE GİDEN YOL VE ASKERİ DARBE

1970’lerin başında Arjantin, siyasi istikrarsızlık ve şiddetle boğuşuyordu. Perón’un ölümünden sonra eşi Isabel Perón’un başkanlığında ülke kaosa sürüklendi. Montoneros gibi sol gerilla grupları ile devlet güçleri arasındaki çatışmalar giderek tırmanıyordu. Ekonomi de kötü gidiyor, enflasyon hızla yükseliyordu. İşte bu ortamda ordu, 24 Mart 1976’da yönetime el koydu. General Jorge Rafael Videla liderliğindeki cunta, Ulusal Yeniden Yapılanma Süreci adını verdikleri bir diktatörlük başlattı. Amaçları, ülkeyi komünizm tehdidinden temizlemekti. Ancak bu temizlik, devlet terörüne dönüştü. Askeri rejim, anayasayı rafa kaldırdı, meclisi feshetti ve tüm siyasi faaliyetleri yasakladı. Sendikalar, öğrenci dernekleri ve muhalif gruplar hedef tahtasındaydı.

KAYIPLAR VE TERRORİZMİN GÖLGESİNDE BİR ÜLKE

Cunta, “kirli savaş” olarak bilinen bir yöntemle muhalifleri ortadan kaldırmaya başladı. Güvenlik güçleri, şüphelileri evlerinden, iş yerlerinden ya da sokak ortasında kaçırıyordu. Bu kişiler gizli gözaltı merkezlerine götürülüyor, işkence görüyor ve çoğu zaman öldürülüyordu. Cesetler ise genellikle kimliksiz olarak gömülüyor ya da denize atılıyordu. Resmi rakamlara göre kayıp sayısı 9 bin civarında ama insan hakları örgütleri bu sayının 30 bine yakın olduğunu söylüyor. Kaybolanlar arasında öğrenciler, işçiler, aydınlar, rahipler ve hatta hamile kadınlar vardı. Hamile kadınların doğurduğu bebekler ise rejim yanlısı ailelere veriliyordu. Bu çalınan bebekler meselesi, yıllar sonra adalet arayışının en önemli konularından biri haline geldi. Diktatörlük sırasında işkence yöntemleri de oldukça vahşiydi. Elektrik şoku, boğma, dövme gibi yöntemler sistematik olarak uygulanıyordu.

PLAZA DE MAYO ANNELERİ: SESSİZLİĞİN SESİ

İşte bu karanlık dönemde, kayıp çocuklarının izini süren bir grup anne, tarihe geçecek bir direniş başlattı. 1977’de Plaza de Mayo’da buluşmaya başlayan bu kadınlar, çocuklarının akıbetini soruyordu. Başlarındaki beyaz başörtüleriyle tanınan Plaza de Mayo Anneleri, kısa sürede diktatörlüğe karşı simge haline geldi. Her perşembe öğleden sonra meydanda tur atarak sessiz protestolarını sürdürdüler. Rejim onları görmezden gelmeye çalıştı ama annelerin sesi giderek yükseldi. Kurucu liderlerinden Azucena Villaflor, diğer annelerle birlikte kayboldu ve öldürüldü. Ancak bu hareketi durduramadı. Bugün bile anneler, torunlarını aramaya devam ediyor. Arjantin Rehberi içerik ekibinin incelemeleri sonucu, Plaza de Mayo Anneleri’nin 40 yılı aşkın süredir her perşembe buluştuğu ve 130’dan fazla kayıp torunun kimliğine kavuştuğu öğrenildi.

İNSAN HAKLARI MÜCADELESİ VE ADALET ARAYIŞI

Diktatörlük döneminde insan hakları ihlalleri sadece Arjantin’de değil, dünyada da yankı uyandırdı. Uluslararası af örgütleri ve Birleşmiş Milletler, durumu kınadı. 1980’de Arjantinli insan hakları savunucusu Adolfo Pérez Esquivel, Nobel Barış Ödülü’nü aldı. Bu ödül, diktatörlüğe karşı mücadeleye uluslararası destek sağladı. 1982’de Arjantin’in Falkland Savaşı’nı kaybetmesi, cuntanın sonunu getirdi. 1983’te demokrasiye geçildi ve Raúl Alfonsín başkan oldu. Alfonsín, askeri cunta liderlerini yargılamak için bir komisyon kurdu. Kayıplar hakkındaki rapor (Nunca Más) yayımlandı ve mahkemeler başladı. 1985’te Videla ve diğer cunta liderleri müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Ancak askerlerin baskısıyla Alfonsín, “Son Nokta” ve “İtaat Görevi” yasalarını çıkardı. Bu yasalar, birçok suçlunun cezasız kalmasına yol açtı.

DEMOKRASİYE DÖNÜŞ VE YARGILAMALAR

1990’larda Carlos Menem döneminde cunta liderleri affedildi. Bu af, insan hakları savunucularını derinden yaraladı. Ancak 2000’lerde bu aflar anayasaya aykırı bulundu ve iptal edildi. Néstor Kirchner ve Cristina Fernández de Kirchner döneminde insan hakları davaları yeniden açıldı. Yüzlerce eski asker ve polis yargılandı. Bugün hâlâ devam eden davalar var. Arjantin, bu konuda dünyaya örnek olacak bir adalet mücadelesi veriyor. Eski gözaltı merkezleri, hafıza mekânlarına dönüştürüldü. Örneğin, ESMA (Deniz Harp Okulu), bugün bir insan hakları müzesi. Ziyaretçiler, işkence odalarını ve kayıpların hikâyelerini görebiliyor.

GÜNÜMÜZDE ARJANTİN’DE İNSAN HAKLARI

Bugün Arjantin, insan hakları konusunda Latin Amerika’nın en ileri ülkelerinden biri. Ancak geçmişin yaraları hâlâ taze. Ekonomik krizler, yoksulluk ve toplumsal eşitsizlik gibi yeni sorunlar ortaya çıktı. Buna rağmen, kayıpların aileleri adalet arayışından vazgeçmiyor. Her yıl 24 Mart, “Hakikat ve Adalet Günü” olarak anılıyor. Milyonlarca insan sokaklara dökülüyor. Genç kuşaklar da bu mücadeleye sahip çıkıyor. Okullarda diktatörlük dönemi anlatılıyor, belgeseller çekiliyor. Arjantin’de insan hakları dendiğinde akla ilk gelen şey, “asla unutma, asla affetme” sloganı.

HAFIZA MEKÂNLARI VE TOPLUMSAL BELLEK

Geçmişle yüzleşmek, toplumsal belleğin canlı tutulmasıyla mümkün. Arjantin’de bu amaçla birçok hafıza mekânı oluşturuldu. Buenos Aires’teki Bellek Parkı, kayıpların anısına yapılmış bir duvar ve heykeller içeriyor. Ayrıca eski gözaltı merkezlerinde anma etkinlikleri düzenleniyor. Bu mekânlar, genç nesillere geçmişi hatırlatıyor. Dijital arşivler sayesinde kayıpların hikâyeleri kayıt altına alınıyor. Arjantin’deki insan hakları hareketi, dünyadaki benzer mücadelelere de ilham veriyor. Şili’den Güney Afrika’ya kadar birçok ülkede, Arjantin modeli örnek alınıyor.